|
DÎVÂN-I LÜGÂTİ’T-TÜRK’ÜN FARSÇA TERCÜMESİ ÜZERİNE BİR
DEĞERLENDİRME
İsrafil
BABACAN
Özet:
Bu değerlendirme içerikli makalede, Hüseyin Muhammedzâde
Sıddîk tarafından 2004 yılında İran’da hazırlanan
“Dîvânü Lügati’t-Türk’ün Farsça Çevirisi” adlı eser
çeşitli yönlerden ele alınmıştır. Çalışma, giriş,
tercümenin özellikleri, mütercimin tespitleri,
mütercimin üslûbu ve sonuç olmak üzere beş bölümden
meydana gelmiştir.
Giriş kısmında, eserin ehemmiyeti ile eser üzerinde
yerli ve yabancı araştırmacıların yaptıkları çalışmalar
kısaca ele alınarak Sıddîk’in çalışmasının içeriği
tanıtılmıştır. Tercümenin özellikleri kısmında,
Sıddîk’in çevirisini diğer çevirilerden farklı kılan
unsurlar irdelenmiştir. Mütercimin tespitleri belki
çalışmanın en önemli kısmını teşkil eder. Çünkü Sıddîk
Arapça, Türkçe ve Farsça dilleri ve kültürlerine hakim
bir araştırmacı olarak Dîvân ile müellifinin
ehemmiyetine çok geniş bir perspektiften bakar.
Mütercimin üslubu kısmında ise onun modern Fars
nesrindeki önemli bir hususiyeti işleyişi ile mizahî
üslûbu değerlendirilmiştir. Sonuç kısmında tercüme
hakkında çok genel bir değerlendirmeye yer verilmiştir.
Anahtar Kelimeler:
Dîvânü Lügâti’t-Türk, Tercüme, Farsça, Kâşgarlı Mahmûd,
Türk Dil Tarihi
An Evalution On Persian Translation Of Dîvânü
Lügâti’t-Türk
Abstract: Persian Translation of
Dîvânü Lügati’t-Türk, performed in Iran on 2004 by
Hüseyin Muhammedzâde Sıddîk, is considered from various
aspects within this article with evaluation content.
Study is composed of five sections, namely introduction,
features of the translation, determinations of the
translator, style of the translator and conclusion.
Within the “introduction” section,
importance of the work of art as well as studies of
local and foreign researchers on the work of art are
briefly considered, and content of Sıddîk’s study is
introduced. Within the “features of the translation”
section; factors differing Sıddîk’s translation from
other translations, are examined. “Determinations of the
translator” section is probably composing the most
important section of the study. Because Sıddîk, as an
Arabic, Turkish and Persian languages and cultures
overlooking researcher, looks to the importance of the
Dîvân and its author from a very wide point of view.
Within the “style of the translator” section, his
processing of an important characteristic within modern
Persian prose, and his humorous style is evaluated.
Within the “conclusion” section, a general evaluation on
the translation is mentioned.
Key Words:
Dîvânü Lügâti’t-Türk, Translation, Persian Language,
Kaşgarlı Mahmûd, Turkish Language History
Giriş
Dîvân-ı Lügâti’t-Türk,
Türkler’in İslâmiyet’i kabulünden sonra Arapça kaleme
alınmasına rağmen Türk dili ve kültürünü ilgilendiren en
önemli eserlerden biridir. Eser, 1072-1074 yılları
arasında[1]
Kâşgarlı Mahmûd tarafından kaleme alınarak Abbâsi
halifesi Muhammedü’l-Muktedî bi-Emrillâh’ın oğlu
Ebu’l-Kâsım Abdullâh’a sunulmuştur. Eserin tam
adı Kitâbü Dîvânü Lügâti’t-Türk’tür. Türk
dillerini toplayan kitap demektir. Burada dillerden
maksat lehçelerdir[2].
Dîvân, Türkçe’den Arapça’ya bir lügat kitabıdır. Ancak
Türk dilinin ilk sözlüğü olarak da kabul edilen eser
gerçekte, çeşitli Türk boylarından derlenmiş ağızlar
sözlüğü özelliği gösterir. Bununla beraber Dîvân,
yalnızca bir sözlük olmayıp Türkçe’nin XI. yüzyıldaki
dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık
tutan bir gramer kitabı; kişi, boy ve yer adları
kaynağı; Türk tarihine, coğrafyasına, mitolojisine,
folklor ve halk edebiyatına dair zengin bilgiler ihtiva
eden, aynı zamanda dönemin tıbbı ve tedavi usulleri
hakkında bilgi veren ansiklopedik bir eser niteliği de
taşımaktadır[3].
Kısacası örnek cümleleri ve açıklamalarıyla modern ve
ansiklopedik bir sözlük gibidir[4].
Kültür ve dilimiz için paha
biçilmez olan bu lügat, ülkemizde ilk defa II.
Meşrutiyetin hemen sonrasında meşhur kitap dostu Ali
Emîrî Efendi tarafından İstanbul’da bir sahafta
bulunarak uzun yıllar onun nezdinde kalmıştır. Birinci
Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda bazı hükümet
erkânının da araya girmesiyle Ali Emîrî, Kilisli
Rif’at’in nezaretinde olması şartıyla Dîvân’ın
basılmasına müsaade etmiştir. Eser, Kilisli Rif’at
(Bilge) tarafından incelenerek 1333-1335 (1915-1917)
yılları arasında İstanbul’da basılmıştır. Bu ilk
yayımdan sonra eser ve müellifi üzerinde yurt içinde ve
Batı ilim dünyasında birçok araştırma ve inceleme
yapılmıştır. Yurt içinde başta M. Fuad Köprülü, Zeki
Velidi Togan, Necib Âsım, Kilisli Rifat Bilge, Besim
Atalay, Ahmet Caferoğlu olmak üzere birçok ilim adamı
Kâşgarlı Mahmûd ve eseri üzerine çalışmalar yapmıştır[5].
Ancak Ali Emîrî’nin eseri
bulması ve Rif’at Bilge’nin ilk baskıyı hazırlamasından
önce, bazı eski kaynaklar doğrudan ya da dolaylı olarak
Dîvânü Lügâti’t-Türk’ten bahsetmişlerdir. Bunlardan biri
Kâtip Çelebinin Keşfü’z-Zünûn’udur ki
Kâşgarlı’nın lügatinin giriş kısmında Türkler hakkında
aktardığı hadislere atıf maksadıyla eseri söz konusu
eder. İkincisi Aynî adıyla meşhur Ayıntablı Bedreddîn
Mahmûd’un Ikdu’l-Cemâl fî-Târîhi Ehli’z-Zamân
adlı eseridir. Ayıntablı burada Oğuzlar’a ait
malumatları Dîvân’dan aynen aktarmak suretiyle eseri
zikretmiştir. Dîvân’dan söz eden üçüncü eserse Aynî’nin
kardeşi Şehâbeddîn Ahmed tarafından kaleme alınan
Târîhü’l-Bedr fî-Evsâfi Ehli’l-Asr adlı kitaptır.
Burada da Türk evsâf ve kabileleri hakkında bilgiler
Dîvân’dan alınmıştır[6].
Dîvân’ın, Batı dünyasında
tanınmasının akabinde, Alman, Rus, Macar ve Fransız
bilginler çeşitli yayınlar yapmışlardır. Bunların en
başta geleni C. Brockelmann’ın yaptığı
çalışmalardır. Brockelmann, eserdeki şiirleri,
atasözlerini, ses taklidi kelimeleri ve dil kurallarını
bir dizi makale halinde yayımladığı gibi Dîvân’ın bir de
Almanca indeksini hazırlamıştır. Bu indeks, eserin tam
tercümesi yayınlanıncaya kadar ilim aleminde
kullanılmıştır. Dîvân, Türkiye Türkçesi’ne, Rif’at
Bilge, Abdullah Atıf Tüzüner, Tevfik Bey, Abdullah Sabri
Karter ve Besim Atalay tarafından çevrilmişse de,
bilindiği gibi Rif’at Bilge ve Besim Atalay çevirileri
dışındakiler basılmamıştır.
Eser bazı Türk lehçelerine
ve batı dillerine de çevrilmiştir. Dîvân, Özbek
Türkçesi’ne (Salih Muttalibov, Mahmud Kaşgariy: Türkiy
Sözler Devani, I-IV, Taşkent 1960-1967), Yeni Uygurca
Türkçesi’ne (Türkî Diller Divanı, Urumçi 1981) ve Robert
Dankoff tarafından Conpendium of the Turkic Dialects
(Diwan Lugât at-Turk ) adıyla İngilizce’ye (I-III,
Harvard 1982-85) tercüme edilmiştir[7].
Son olarak da 1997-1998 yıllarında, Kazakistan’da Aksar
K. Agabayov tarafından Kazak Türkçesi’ne tercüme
edilmiştir[8].
Kültür ve dilimiz adına en güzel olanı ise, yukarıda
bahsedilen tercümelerden daha ilmî ve titiz olanının
2004 yılında, Hüseyin M. Sıddîk[9]
adında Türk kökenli İranlı Filolog tarafından yapılan
Farsça tercümesinin yayınlanmasıdır.
İleride de görüleceği gibi,
böyle bir tercüme için gerekli dil ve kültür bilgisine
sahip olan Sıddîk, hem kendinden önce yapılan
tercümeleri gözden geçirip birçok fonetik yanlışlık ve
okuma hatasını düzeltmiş hem de Kâşgarlı ile eseri
hakkında ilginç tespitlerde bulunmuştur. İnceleme kısmı
I. cilt olarak düşünülen ve indeks ile diğer
açıklamaları henüz basılmayan II. cilde bırakılan bu
çalışma, 72 sayfalık bir değerlendirme-inceleme kısmına
sahiptir. Bu kısım altı bölümden müteşekkildir. 1. Bölüm
(s.14-23) kitabın tanıtımı ve araştırmanın
kaynaklarından bahsederek bugüne kadar eser hakkında
yapılan en ciddî çalışmaları akademik yönden
değerlendirir. 2. Bölümde (s.24-34)Dîvân’ın müellifi ve
eseri çeşitli alt başlıklarla ele alınır. 3. bölümde
(s.34-38) eser, kitabın yapısı, adı, güvenilirliği ve
eseden bahseden eski kaynaklar başlığıyla yapı
bakımından incelenir. 4. bölümde (s.38-48) Türkçe’nin
lehçeleri, Kaşgarlı’nın bakışıyla Türkçe’nin lehçeleri,
Hakaniye Türkçesi Hakaniye Türkçesi’nin yapısı, Uygurlar
ve Uygur Türkçesi başlıklarıyla, Dîvân’ın lehçe
araştırmaları açısından değeri anlatılır.. 5. bölümde
(s.48-62), şiir araştırmaları, atasözleri, Farsça
açısından değeri, özel adlar, tarihî destanlar ve
etimolojik bilgiler gibi alt başlıklarla, eserin muhteva
açısından değeri ele alınır. Mütercim 6. bölümdeyse
(s.62-68) çalışmasında nasıl bir yol izlediğini anlatır.
Bundan sonra, 68 ila 72.
sayfalar arasında, Kitâbnâme başlığı altında,
Farsça, Arapça, Almanca, İngilizce ve Türkçe kaynaklar,
harf sırasına göre ayrı ayrı başlıklar altında verilir.
Türkçe, eski ve yeni harfli metinler de ayrı başlıklar
altındadır. Bu kısım, bir Dîvânü Lügâti’t-Türk
bibliyografyası olacak kadar zengindir. Daha sonra,
sayfa 73’ten 95’e kadar Kâşgarlı’nın önsözünün Farsça
tercümesi yapılır. Kâşgarlı’nın verdiği Uygur
harflerinden örnekler ve Kâşgarlı’nın haritası da aynen
yer alır. Ayrıca Kâşgarlı’nın tanıttığı ve Türkçe ses
karşılıklarından örnekler sunduğu Arapça harflerin Latin
harfleri karşılıkları da Sıddîk tarafından parantez
içinde gösterilmiştir. Bundan sonra, eserin Arapça
metnine bağlı kalınarak yapılan Farsça tercümesi, Farsça
ve Arapça başlıklarla yer alır. Çalışmanın en sonundaysa
Siddîk’in Türkiye Türkçesi ile yazdığı iki sayfalık
önsöz vardır.
I. H. M. Sıddîk’in Çalışmasının
Özellikleri
Sıddîk, çalışma nedenlerini
ve prensiplerini açıkça belirten bir araştırmacıdır. O,
daha sonra ayrıntısıyla gösterileceği gibi, ülkesinde
Dîvânü Lügâti’t-Türk hakkında geniş intihal ve tahrif
içeren bir çalışmadan çok müteessir olduğundan,
tercümesini “böyle kıymetli bir eserin tahrifçiler ve
çocukça inatlar” peşinde koşanların elinde oyuncak
olmasın diye hazırladığını açıkça söyler[10].
Sıddîk Dîvân ile üniversite yıllarında merhum
Abdüssamed Emîr-i Şikâkî vasıtasıyla tanışmıştır.
Hatta bu zatın Dîvân’a dayanan büyük bir lügat de
yazdığını ancak bu eserin basılmadan varisleri elinde
kaybolduğunu söyler. Bundan kırk yıl önce tanıştığı bu
zattan Dîvân’a daha fazla “musallat” olan birisini de
görmediğini vurgulamaktadır[11].
Mütercim, 1979 yılından
sonra, Muallim Rif’at’in çevirisinin elinde olduğunu,
Besim Atalay’ın bu çeviriye göre çok daha mükemmel olan
çalışmasını da dikkatle incelediğini belirtir. O, söz
konusu iki metni de göz önüne alarak çevirisine
başlamıştır. Asıl hareket noktası Arapça metin olmakla
birlikte, Atalay çevirisine sahip olmadığı taktirde
çalışmasını tamamlayamayacağını da vurgular[12].
Sıddîk, “üç bin saate yaklaşan” çeviri çalışmasından
sonra, onu, iyi bir Arapça eğitimi almış Kum şehrindeki
öğrencileri Hüccütü’l-İslâm Seyyid Haydarî-i Beyat ve
Ahmed Abdî’ye göstererek Divan’ın Arapça yazması ve
matbusuyla kelime kelime kontrol etmelerini sağlamıştır.
Daha sonra tashih sırasında İranlı çağdaş Türk şairi ve
edebiyat araştırmacısı Doktor Hüseyin Muhammedhânî’nin,
eseri tekrar gözden geçirdiğini belirtmektedir[13].
Mütercim Farsça çeviride ilk dikkat
ettiği noktanın Farsça cümlelerin yapısı olduğunu
söyler. Buna göre çevirinin akıcı ve sade olmasına çok
gayret etmiştir. Ayrıca çalışmasının karışık, şüpheli,
intihale dayanan ve kullanımı zor olmamasına
çalışmıştır. Sıddîk, şifâhî ya da yazılı kaynaklardan
yararlandığı her noktayı dipnotlarda göstermiştir.
Eserinin Farsça bilenler için kolayca okunan, akıcı ve
kullanıma uygun olması da Sıddîk’in dikkat ettiği
noktalardan biridir. Mütercime göre hemen her dilde
yapılan Dîvân çevirilerinde, seslerin yazımında eksiklik
ya da yanlışlıklar vardır. Kendisi bu hatalara düşmemeye
çalışarak Arap harfleriyle yazılan Türkçe kelimelerin,
Latin harfleriyle okunuşunu ayrıntılı bir şekilde
göstermiştir[14].
Mütercim her madde başında bulunan
“yukâlu” tabirini çıkarmıştır. Böylece Arapça anlamı
verilen Türkçe kelimeler doğrudan madde başı olmuştur.
Kelimelerin yanına okunuşları Latin harfleriyle
yazılmıştır. Yazar Arapça açıklamaları aynen çevirdiğini
söylemektedir. Varsa verilen örnekler de çevrilmiştir.
Fiiller bölümünde, ele alınan her fiilin, muzâri ve
mastar şekillerinin okunuşu da Latin harfleriyle
parantez içinde gösterilmiştir[15].
Sıddîk, atasözleri, deyimler ve şiirleri, geniş ve edebî
bir şekilde çevirmeden önce, birebir çevirilerini
verdiğini, varsa Kâşgarlı’nın Arapça açıklamalarına,
“onun açıklaması (tavzîh-i ân ki) başlığıyla işaret
ettiğini söylemektedir. Mütercim ayrıca, Kâşgarlı’nın
çevirileri şerh şeklinde de olsa birebir de olsa aynen
aktarmıştır. Sıddîk, pek çok mütercimin şüpheli yerlerde
Atalay’ın çevirisini esas aldıklarını söyler. Kendisi
ise, daha iyi çevirdiğini düşündüğü yerlerde kendi
tercümesini tercih etmiştir. Tartışmalı noktalarıysa II.
cilde bırakmıştır. Ona göre aslında madde başlarına
kolayca ulaşmak için ayrıntılı bir dizine ihtiyaç
vardır. Ancak O, şüpheli bütün okunuşları ve çalışmasına
yazılacak eleştirileri göz önüne aldıktan sonra bir
dizin oluşturma düşüncesindedir[16].
Sıddîk, isimleri çevirmenin fiilleri
çevirmekten kolay olduğunu söyler. Buna göre özellikle
ettirgen ve geçişli-ettirgen fillerin çevirisinde
oldukça zorlanmıştır. Birleşik zamanlardaysa gelecek
zamanın hikayesi ve mişli geçmiş zamanın çevirisi adeta
imkansız olmuştur. Çünkü bunların Farsça karşılığı
yoktur. Bunları Farsça anlatabilmek için yan cümlelere
ve ek fiillere ihtiyaç vardır. Sıddîk, bazen bir Türkçe
fiil için birkaç Farsça cümle kurmak zorunda kalmaktan
şikayet eder. Örneğin bugün biçtirdi anlamına gelen
“irpetti” fiili ile “o ağacı biçtirdi” demek için “Û,
dırahtrâ ma’riz ber-endâht ve endâht” cümlesini
kurmuştur[17].
Hüseyin M. Sıddîk, Dîvân’ın gerek
tercüme ve neşirlerine gerekse metin neşri dışındaki
incelemelerine eleştirel yaklaşmaktadır. Bu
eleştirilerinde, çalışmaların olumlu-olumsuz bütün
yönlerini açıkça dile getirir. Örneğin Dehri Dilçin’in
“Arap Alfabesine Göre Dîvânü Lügâti’t-Türk Dizini” adlı
çalışmasını, Brockelmann’ın çalışmasının tekrarı
addetmektedir. Ancak yeni bir alfabetik dizin getirmesi
açısından Brockelmann’ın çalışmasını tekmil ettiğini de
itiraf eder. Ya da “Türk Dili” dergisinin Dîvân
hakkındaki özel sayısının gelecekte yapılacak ayrıntılı
çalışmalara yol göstereceğini belirtir[18].
Sıddîk eleştirdiği kişilere oldukça akademik tenkitler
yöneltir. Öyle ki onların hatalarını gösteren bol
örnekli, geniş tablolara dahi yer verir. Çoğu kez de
eleştirdiği kimselerin sistem hatalarına değinir.
Örneğin daha önce Dîvân hakkında bir çalışma yapan
İranlı araştırmacı Debîr-i Siyâkî’nin, “karak” (göz
bebeği) maddesinde, bu maddeye bağlı olarak ele alınan
“karakark, ereng ve ot karak” örneklerini, Siyâkî’nin
madde başı sanarak sistem hatasına düştüğünü belirtir.
Ayrıca Siyâkî’nin, tatbikî açıdan önemli olan ve
Kâşgarlı’nın aslî hedeflerinden biri olan Arapça
örnekleri görmezden geldiğini söyler[19].
Sıddîk, bir şekilde haberdar olduğu
ancak görmediği kaynakları mutlaka belirtir. Mesela
1997-1998 yıllarında, Dîvân’ın Kazak Türkçesi’ne
çevrildiğini duyduğunu ancak kendisinin bu çeviriyi
görmediğini söyler[20].
Tespit ve yargılarını çok sağlam akademik kaynaklara
dayandıran Sıddîk, yer yer güvenilir şifâhî kaynaklardan
faydalanmayı da ihmal etmemiştir. Ancak bu bilgileri
kendine mal etmeyecek kadar da dürüsttür. Mesela
rahmetli Muharrem Ergin’in Hakaniye Türkçesi’nin o
devirdeki seçkin tabakanın şivesi olduğunu söylediğini
ve bunun Ergin tarafından kendilerine 1359/1980 yılında
şifâhen aktarıldığını belirtir[21].
Sıddîk çalışmasında, yer yer İran’ın sosyo-kültürel ve
tarihî yapısı hakkında ilginç değerlendirmelerde
bulunur. Sıddîk’in bu değerlendirmelerine örnek vermek
gerekirse: “…günümüzde de, bu doğrultuda, Fars dili
ilerlemekte olup çok az sayıda Tat (Acem) köyleri ve
kasabaları ile Afgan kökenliler dışında özellikle büyük
şehirlerde Farsça konuşan insanların büyük çoğunluğunu,
aslında Oğuz Türkleri’nin teşkil ettiği iddia
edilebilir. Bunlar Farsça’yı kendilerine has hoş bir
lehçeyle konuşarak ilerletirler. İşte Dîvân, Farsça ve
Türkçe’nin asırlar süren karşılıklı alışverişi konusunda
da oldukça büyük bir öneme sahiptir. Özellikle
Türkçe’den Farsça’ya geçen kelimeleri takip hususunda
zengin bir kaynaktır. Örneğin….”
[22].
Son olarak mütercim, Hakaniye Türkçesi,
Buhara Arapçası ve çağdaş Farsça bilgisine sahip her
araştırmacıdan eleştiri beklediğini söyleyerek adeta
böyle bir çalışmayı hakkıyla değerlendirmenin asgarî
şartlarını ortaya koymuştur[23].
II. Sıddîk’in Kâşgarlı, Eseri ve
Eserinin Tesirleri Hakkında Bazı Tespitleri
Hüseyin Muhammedzâde
Sıddîk’in Kâşgarlı ve eseri hakkındaki tespit ve
değerlendirmelerini genel olarak iki gurupta
toplayabiliriz: 1. Dîvân ve onun kültürel arka planı
üzerine tespit ve değerlendirmeler, 2. Dîvân üzerine
yapılan çalışmalarla ilgili tespit ve değerlendirmeler.
Sıddîk, Dîvânü Lügâti’t-Türk
ve onun kültürel arka planı ile ilgili tespitlerine
“dîvân” kelimesi ile başlar. Buna göre, Kâşgarlı,
eserinin tasnifi, telifi, tercümesi ve hazırlanmasında,
kâmustan öte bir yol tuttuğundan, onu “Dîvân” olarak
adlandırmış olmalıdır. Sıddîk’e göre divan kelimesi
Türkçe kökenlidir. Arapça’da ve Farsça’nın farklı
lehçelerinde Türkçe’den alınarak değişik söyleyişlerle
telaffuz edilir. Bu kelimenin kökeni “tipmək”
mastarından gelir. Bu mastar “bir araya gelmek, bir
araya getirmek” anlamlarındadır[24].
O, eserin yazılış nedenlerine de geniş bir perspektiften
bakar. Ona göre Kâşgarlı’nın döneminde yani Abbasî
hilafeti devrinde Dîvânü Lügati’t-Türk gibi bir eserin
yazılmasını, Türklerin İslam dünyasındaki kültürel ve
askerî hizmetleri sağlamıştır. Örneğin İran’da Acemler
tarafından çıkarılan Hasan Sabbâh ve
El-Mukanna isyanlarının bastırılmasında Türkler
büyük bir rol oynamıştır. Böylece Bağdat ve İslam
dünyasının diğer siyasî merkezlerinin Türklere ihtiyacı
kat kat artmıştır. Bundan sonra Sıddîk şöyle devam
eder: “Kâşgarlı, söz konusu sebeplerden Arap dilli
toplumlara, Arapça’nın gramer ve kelime yapısına
dayanarak Türkçe’yi daha kolay öğretmek için eserini
kaleme almıştır. Yani o dönemde asır artık Türk
asrıdır. Türkçe’yi öğrenmek İslam dünyasının zaruretleri
arasına girmiştir. Kâşgarlı eserinde, okuyucuya Türkçe
öğretmenin de ötesinde onu, Türklerin tarihi, kültürü ve
edebiyatıyla aşina kılmaya çalışır”[25].
Sıddîk’in, Dîvân’ın nasıl
bir eser olduğu hakkında da çok yönlü bir
değerlendirmesi vardır. O, Dîvân’ı, ansiklopedi
karakterine bürünmüş özel kelimeleri bir araya getiren
bir lügat olarak görür. Bu kitap, lügat kitapları ve
kelime araştırmaları yapan eserler arasında, “bilgi
aktarımı yönü ön plana çıkan” bir eserdir. Dolayısıyla
ansiklopediye daha yakındır. Yani o, araştırmacı ve
eleştirel bir eserdir. Dîvân, genişletilmiş lügat kitabı
olmanın yanında, edebiyat araştırmalarına dayanan
dilbilim, edebî türler, folklar, tatbikî edebiyat,
mitoloji, coğrafya ve tarih kitabı da sayılır[26].
Sıddîk, bazı eski Arapça kaynaklarda
Dîvân’ın adının geçtiğini ancak eski Farsça kaynaklarda
zikredilmediğini söyler. İranlı bir araştırmacı
olduğundan bu konuda yorum yapmaz. Ancak Bloshe adlı bir
oryantalistin görüşlerini aynen aktarır. Bu görüşler
şöyledir:“Farsça ve Arapça kaynaklarda Türk dilleri
ve coğrafyaları hakkında yeterince bilgiye rastlanmaz.
Bilhassa Farsça eserlerde Farsların, sadece
kendilerinden bahsetme alışkanlığı vardır. Yazdıkları
hemen her şey kendileri hakkındadır. Fars olanlar
dışındakileri gayr-ı İranî addederek daha çok kötü ve
hayal mahsulü şeyleri dile getirirler. Farsça coğrafya
kitaplarında, Fars coğrafyası dışında bilgilere
rastlanmaz. Kendi coğrafyaları dışındaki yerlerden
bahsettiklerindeyse de efsanevî ve mitolojik bir üslup
takınırlar”[27].
Sıddîk’in bugüne kadar
üzerinde fazla durulmayan bazı konularda ilginç tespit
ve değerlendirmeleri vardır. Bilindiği gibi Kâşgarlı ve
eseri hakkında çalışma yapan araştırmacılar arasında
onun soylu Karahanlı hükümdarları ailesinden geldiği
konusunda neredeyse tam bir ittifak vardır. Hatta bir
araştırmada Kâşgarlı’nın soylu bir aileden geldiği
savunularak prens olduğu dahi söylenir ve Köl Bilge
Kagan’a dayanan soy kütüğü çıkarılır[28].
Atalay da Kâşgârlı’nın “Türkistan beyleri neslinden”
olduğunu söyler[29].
Sıddîk ise Kâşgarlı’nın farklı halk tabakaları arasına
girerek onlarla uzun müddet “haşir neşir” olmasına
dayanarak, soylu bir hakan ailesinden gelmesi konusunun
sorgulanması gerektiğini belirtir. Kâşgarlı, eserinde
kendini sadece “Mahmûd” veya “sâhibü’l-kitab” olarak
nitelendirmektedir. Buna göre Kâşgarlı, milletinin
farklı tabakalarına duyduğu sınırsız aşktan dolayı halk
arasında dolaşmak suretiyle eserini vücuda getirmiştir.
Sıddîk’e göre Tarih boyunca hiçbir Türk hakanı ya da
soylusu, Kâşgarlı’nın manevî makamına ulaşamamıştır.
Buradan da anlaşıldığına göre Türk hakanları
tarihçilerin söylediği gibi soyluluk peşinde olmamıştır.
Alper Tunga’dan Kültigin’e kadar bütün Türk hakanları
halk içinden çıkmış olup hakanlık makamını kendileri
elde etmişlerdir[30].
Sıddîk yer yer İran tarihi
ve kültürü ile bunun Türk tarihi ve kültürüyle
ilişkileri üzerinde değerlendirmelerde bulunur. Mesela
Reşîdüddîn Fazlullâh-ı Hamedânî’nin
Câmiü’t-Tevârîh adlı eserine dayanarak Farslar’ın
eski Pehlevî alfabesini Uygurlar’a borçlu olduğunu
söyler. Buna göre eski Soğd alfabesine dayanılarak
oluşturulan Pehlevî alfabesi, Farslar’a Uygurlar
tarafından öğretilmişti[31].
Hüseyin M. Sıddîk’in önemli
iddialarından biri de Dîvânü Lügâti’t-Türk’ün yazıldığı
dönemde, Türkçe’nin kelime hazinesinin Farsça’dan fazla
olduğudur. Kaşgarlı eserine terkedilmiş, başka dillerden
gelmiş veya yeni kullanılan kelimeleri dahil etmediğini
söylediğine göre, o dönemde Türkçe resmî, ilmî ve edebî
bir dil olarak on bine yakın kelime hazinesine sahipti.
Eğer İslam dini sebebiyle Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye
giren tabirleri de buna eklersek, bu hazine daha da
artacaktır. Bu öyle bir durumdur ki o dönemde Soğd,
Pehlevî ve Derî gibi daha sonra Farsça’ya dönüşen
Türkçe’ye komşu diller ve lehçeler, üç bine yakın bir
kelime hazinesine sahipti. Örneğin Esed-i Tûsî’nin
Lügat-i Fürs’ünde ve Hinduşâh-ı Nahçevânî’nin
lügatinde ya da benzeri eserlerde[32]
yer alan kelimelerin sayısı üç bini geçmeyip çok azı
Farsça kökenlidir[33].
Bazı araştırmacılar, Dîvân içinde “ajun” (dünya) gibi
Soğdca’dan ve “Körküm” (safran) gibi Hintçe’den gelerek
Türkçeleşmiş kelimeler de olduğunu iddia ediyorsa da[34]
bu ispatlanmış bir durum değildir. Ayrıca başka
dillerden Dîvân’a geçen kelime sayısının dikkate
alınmayacak kadar istisnaî bir durum olduğu bütün ciddî
araştırmacılarca vurgulanmıştır[35].
Sıddîk’in en ilginç
değerlendirmelerinden biri de Kâşgarlı ve Firdevsî’nin
insana ve millet mefhumuna bakışları hakkındadır.
Sıddîk’e göre bütün insanlara eşit gözle bakan
Kâşgarlı’ya karşın Firdevsî, soyluluğu ve kavmiyetçiliği
ön planda tutar. Bu konuda şöyle der:
“Kaşgarlı, “tat”
kelimesini Türk’lerin dışındakiler için kullanıyor.
Ancak manası sadece Acem ve Fars değildir. Tat tabirinin
onun nazarında yabancı ve bîgâne gibi anlamlara
geldiğini vurgulamam gerekir. Bu yüzden Uygurlar bazen
gayr-ı Müslimleri de tat olarak adlandırırlar ki inanç
ve düşüncede müslümanın zıttı demektir. Kaşgarlı’nın
farklı kavimlere ve milletlere bakışta, hiçbir kavmi ya
da milleti dil ve ırk farklılığından dolayı
kötülemediğini söylemeliyim. O, her ne kadar soyu ve
atalarıyla övünüyorsa da, bütün insanları eşit derecede
severek hepsine hizmet arzusunda olduğunu belirtiyordu.
Gerçekte eserini yazmaktaki amacı, Müslümanlara mukaddes
Arapça yardımıyla yine mukaddes bir İslam dili olan
Türkçe’yi öğretmekti. Kendisi bunu eserinin önsözünde
belirtmiştir.
Millet anlayışına bu tür
bir bakış, insanlık tarihi için oldukça önemlidir. Bazı
kavimlerin ve milletlerin kültürel kahramanları, böyle
ulvî bir bakış açısına sahip değildir. Örneğin
Firdevsî’yi göz önüne alırsak, çok dar bir bakış
açısıyla devrin padişahını soylu olmadığı için
yermektedir. Buna dayanarak onu kötülemek suretiyle
şöyle der:
Eger şâhrâ şâh bûdî peder
Be-ser
mî-nihâdî merâ tâc-ı ser
Eger mâdereş
şâh bânû bûdî
Merâ sîm ü
zer tâ be-zânû bûdî[36]
Arapları da küçümseyerek şöyle der:
Ez-şîr-i şütr
horden u sûsmâr
Arabrâ
be-câyî resîde-est kâr
Ki tâc-ı
Keyânî koned ârzû
Tofû ber-tû
ey çârh-ı gerdân tofû[37]
Ancak Kaşgarlı müspet millî şuur
yanında, yüce bir dinî gurura sahiptir. Milletine
İslam’a hizmet ölçüsünde değer vermektedir. Fazilet,
takva ve mertliği ırkla değişmemektedir. Hatta kitabını
kendi milletinin dili dışında bir dille kaleme almıştır.
Eserini yazarken efsanevî kahramanları söz konusu
ederek caize almaktansa, incelediği ülkeleri adım adım
dolaşarak gerçekçi tespitlerde bulunmayı tercih
etmiştir. O, karşılaştığı insanlardan şifahî irfan
toplamak peşindedir, birileri (!) gibi para peşinde
değil…”[38].
H. M. Sıddîk, Dîvânü Lügâti’t-Türk
üzerine yapılan bütün yayınları kısaca değerlendirmekle
birlikte iki eser üzerinde dikkatle durur. Bunlardan
birincisi “yazılmasaydı asla Farsça tercümeyi
bitiremezdim” diyerek övdüğü Besim Atalay’ın Türkiye
Türkçesi’ne çevirisidir. Sıddîk’e göre bu çevirinin de
bazı önemli eksiklikleri vardır. Onun Atalay’ı asıl
tenkit ettiği nokta, kelimelerin Latin harfleriyle
yazımı noktasındadır. Atalay bu noktada İstanbul ağzını
esas alarak, ə, q ve x harfleriyle temsil edilen sesleri
göstermeyi ihmal etmiştir. Sıddîk tercümesinde bu
noktaları ikmal ettiğini söyler[39].
Bilindiği gibi Dîvân, Araplara Türkçe
öğretmek maksadıyla yazılmıştır. Bunun için eserin
mukaddimesi ve açıklamaları hep Arapça’dır. Yine bu
yüzden madde başları, Arap sözlükçülük geleneğine göre
sıralanmıştır. Türkçe kelimeler Arapça kelime
sınıflandırmalarına (hemzeli, sâlim, şeddeli, üçlü,
dörtlü vb.) ve vezinlere göre tasarlanarak (söz gelişi
yazdı, fa’lî vezninde) aynı vezindeki kelimeler bir
başlık altında toplanmıştır. Kelimeler kendi içindeyse
alfabe sırasına konmuştur[40].
Bu noktada Türkçe kelimeleri Arapça’ya benzetmek
suretiyle yapılan açıklamaları gereksiz bulan Atalay:
“Bütün bu uzun uzadıya söylenen şeyler Türkçemizi zorla
Arapça’ya benzetmek gayretinden ileri gelmiştir. Arapça
harflerin yazılışına göre uydurulan bu kuralların
bugünkü yazımızda hiçbir değeri yoktur”[41]der.
Ayrıca A. Caferoğlu’na göre Kâşgarlı eserinde, Türk dil
ve dialektolojisine mahsus yeni bir gramer metodu kabul
etmemiş, bilakis sunî bir tarzda, kendi ana dilini, Arap
gramer kuralları içerisine sıkıştırmak mecburiyetinde
kalmıştır. Bu yüzden, Arap gramerine vakıf olmadan,
Dîvân’dan istifade etmek pek müşküldür[42].
Banarlı’ya göre de Kâşgarlı’nın lügatini düzenlerken
izlediği yol, Türkçe’nin ses yapısına büyük zarar
vermiştir. Her ne kadar Kâşgarlı devrinin şartları
içinde bunu yapmak zorundaysa da, onun açtığı bu çığırla
Türk dilinin kendi sesinden, kendi vasıflarından hatta
kendi istiklalinden bir şeyler kaybettiği açıktır[43].
Sıddîk bu görüşlere katılmaz ve söz konusu durumu,
Kâşgarlı’nın parlak zekasıyla değiştirilmesi zor Türkçe
grameri, dünyanın en zengin dillerinden biri olan
Arapça’nın yapısına benzettiğine, böylece harikülâde ve
beşer üstü bir iş başardığına inanmaktadır[44].
Sanırız Sıddîk’i, bu tercümeyi
hazırlarken en fazla üzen konu, İranlı araştırmacı
Debîr-i Siyâkî’nin 1996 yılında Dîvân hakkında yaptığı
eksik ve gayr-ı ilmî çalışmadır. Buna göre mezkur
akademisyenin tercümesi, Arapça metnin kaidelerine
uyulmaksızın karışık ve akıcılıktan uzaktır. Kelimelerin
ses özelliklerine riayetsizlik, bazı maddelerin
atlanması, örneklerin yazılmaması ve Farsça
karşılıklarda uyumsuzluk gibi nedenlerle çalışma, Farsça
bilenler için dahi kullanılmaz bir haldedir. Sıddîk söz
konusu çalışmanın bunun da ötesinde tutarsızlıklar
taşıdığına dikkat çekerek şöyle der: “Bunun da
ötesinde bilimsel araştırma metotlarına uyulmamış, güya
kavmiyetçilik adına “çocukça inatlar” peşinde
koşulmuştur. Örneğin bugün İran halkının önemli bir
bölümünün dili olan Azerbaycan Türkçesi’nin “zorla
benimsetildiği” iftirasında bulunmuştur”[45].
Başka bir örnek vermek gerekirse, Kâşgarlı’nın kabri
üzerindeki Arap harfli Uygur Türkçesi metinlerine
“Uygur Farsçası” diyen Siyâkî’nin bu ifadelerini
Sıddîk şöyle değerlendirir: “Şiirler, Uygur Türkçesi
hattı ve diliyledir, Uygur Farsçasıyla değil. İnsanlık
tarihi Uygur Farsçası adıyla, bir dil ya da yazı türü
vücuda getirmiş değildir. Türkçe yerine Farsça lafzının
getirilmesi eğer matbaa hatası değilse, avamı kandırıcı
köylü kurnazlığı ve çocukça hırsla ortaya konan bilimsel
bir düşmanlık olmalıdır”[46].
Son olarak, bilindiği gibi Besim Atalay
Dîvânü Lügâti’t-Türk’ün her hangi bir dile çevrilmesi
için: Arapça’yı ve Arapça’nın dil kurallarını bilmek,
Türkçe’yi, Türkçe’nin Doğu-Batı diyaleklerini eski ve
yeni şekilleriyle tanımak, birçok eski ve yeni kitaba
sahip olmak, Rusça, Almanca gibi dilleri bilmek, acele
etmeyip sabırlı olmak, Türkçe ile yıllarca uğraşmış
olmak ve bunlardan ziyade bu yolda aşk ve sevgi sahibi
olmak gibi şartlar öne sürer[47].
Sıddîk Rusça ve Almanca bilmek dışında bütün şartlara
haiz olduğunu ancak bunun yanında Dîvân’ın çevrilmesi
için Buhara Arapçası’nın da iyi bilinmesinin
yukarıdaki şartlara eklenmesi düşüncesindedir[48].
III. Mütercimin Farsça Üslûbu
Hüseyin M. Sıddîk, diğer eserlerinde de
görüldüğü gibi İran akademik dünyasında sade, akıcı ve
kısa cümleleriyle meşhur bir akademisyendir. O, modern
Farsça’yı oldukça başarıyla kullanan bir akademisyendir[49].
Sıddîk’in Dîvân çevirisine modern
Farsça’da kelime kullanımı açısından baktığımızda, en
çok dikkat çeken nokta çok fazla yeni Farsça kelime
kullanmasıdır. İran İslam İnkılabı’ndan sonra modern
Farsça’da artan bu eğilim, günümüz İran gençliğinin çok
rağbet ettiği bir eğilimdir. Bunu göz önüne alan
Sıddîk’in kullandığı bazı yeni Farsça kelimelere örnek
vermek gerekirse: der-hem-rîhtegî (karışıklık,
düzensizlik, s.20), pedîd-âverende (müellif, s.24),
pejuve (araştırmacı, s.25), Pejuve-nigârî (bilimsel
yazıcılık, s.26), tek-nigârî (derinlemesine tüm
yönleriyle bir konuda yazma, s.26), saht-bâverî
(inanılması zor, s.32), vâje-pejûhî (kelime bilim,
s.34), gûyiş-şinâsî (lehçe bilim, s.38), sâze-şinâsî
(yapı bilim, s.42), bâz-pesîn (sonuncu, s.50),
bâz-perdâzî (borçluluk, s.55), bâver-pejûhî (inanç
bilim, s.57), hûn-gerâyî (ırkçılık, s.60), ser-hem-bendî
(dikkatsizlik, s.62)…vs.
Sıddîk çevresinde mizahî kişiliğiyle
tanınan bir bilim adamıdır. Özellikle bilimsel konularda
kastî ya da büyük bir dikkatsizlik ve bilgisizlik sonucu
hata yapanlara karşı alaycı bir üslup takınır. Örneğin
Debîr-i Siyâkî’nin Farsça çevirisinde Arapça ifadelere
yine Arapça karşılıklar bulmasını garipsemesi bâbında
şöyle diyor: “…Dîvân’ın metninden daha zor ve
anlaşılmaz böyle yüzlerce karşılıkla İranlı okuyucu için
neşredilmiştir. Bu karşılıkların çoğu, Kâşgarlı’nın
Buhara Arapçası’ndaki ifadelerinden olup, bugün Araplara
dahi garip gelmektedir!” . Yine Siyakî’nin
kelimelere yanlış karşılıklar verirken ideolojisini
nasıl da işin içine kattığını göstermek için şu alaycı
örnekleri verir: “Pars kelimesi kaplan diye
anlamlandırılıyor. Gerçekte Dîvân’da bu kelime yalnız
vahşî hayvan diye karşılanmış… Siyâkî, Tat(acem)’i Fars
diye anlamlandırdıktan sonra, buna İran’ın Fars dilli
tebası sıfatını eklemiş. Sanki bu ıstılah, Kâşgarlı
zamanında Pehlevî rejimince verilmiş!”[50].
Sonuç
Türk dil tarihi, Türk folkloru, Türk
edebiyatı ve Türkçe’nin kelime hazinesi ile gelişimi
hakkında en önemli kaynaklardan biri olan Dîvânü
Lügâti’t-Türk başta Türkiye Türkçesi olmak üzere Uygur,
Özbek ve Kazak Türkçeleri ile İngilizce ve kısmen
Almanca’ya daha önce tercüme edilmiştir. Şüphesiz
Farsça’ya çevirisiyle birlikte Dîvân, çok geniş okuyucu
ve araştırmacı kitlesine ulaşmıştır.
Söz konusu çevirinin en önemli
taraflarından biri, Hüseyin M. Sıddîk gibi tarihî
Türkçe’ye, Buhara Arapçası’na ve modern Farsça’ya hakim
bir araştırmacı tarafından yapılmış olmasıdır. Sıddîk bu
çevirisiyle sadece çağdaş Fars okuyucusuna akıcı bir
çeviri kazandırmamış, aynı zamanda İran’da bazı
çevrelerde var olan Türk dili ve kültürüne karşı olumsuz
tavırlara da büyük bir darbe vurmuştur. Kendisinin de
belirttiği gibi sadece Türk kültürü için değil bütün bir
İslam medeniyeti hatta insanlık için paha biçilmez bir
eser olan Dîvânü Lügati’t-Türk’ün, Debîr-i Siyâkî gibi
gayr-ı akademik fikirlere sahip araştırmacılarca İranlı
okuyucuya sunulması, büyük bir ilmî facia olmuştur. Bu
gibi çalışmalardan faydalanan İranlı okuyucunun Türk
dili ve kültürü hakkında olumsuz kanaatlere sahip olması
kaçınılmazdır. İşte Sıddîk büyük bir sorumluluk
duygusuyla Arapça, Türkçe ve Farsça’ya hakim bir
araştırmacı olarak kültürler arası ilişkiler adına
önemli bir köprü oluşturmuştur.
O, Besim Atalay tercümesi ve diğer
tercümelerdeki fonetik yanlışlıklara değinerek bir çok
okuma hatasını düzeltmiş böylece morfolojik
araştırmalara katkıda bulunmuştur. Onun tercümesine
yazdığı yaklaşık yetmiş sayfalık giriş, hem Dîvân
hakkında yapılan tüm çalışmaların genel bir
değerlendirmesi hem de önemli tespitler içermesi
bakımından çok kıymetlidir. Sıddîk özellikle Türk
kültürünün değişik yansımaları, Farsça-Türkçe
ilişkileri, Kaşgarlının şahsiyeti ile eseri hakkında
gözden kaçan noktalar ve Kâşgarlı-Firdevsî
karşılaştırmasıyla kültür-edebiyat tarihimize not
düşülecek önemli değerlendirmelerde bulunmuştur.
Son
Notlar
[1] . Eserin
kaleme alınış tarihi hakkında türlü teoriler
varsa da, en yaygın kabul, bahsedilen bu
tarihler arasında yazılma ihtimalidir.
[2] . Ahmet
Bican Ercilasun, “İlk Müslüman Türk
Devletlerinde Dil ve Edebiyat”, Türkler,
C. V, Ankara 2002, s. 773.
[3] . Mustafa
S. Kaçalin, “Dîvânü Lügati’t-Türk” , TDV
İslam Ansiklopedisi, C. IX, İstanbul 1994,
s. 447.
[4] . Ahmet
Bican Ercilasun, a.g.m., s. 775.
[5] . Mustafa
S. Kaçalin, a.g.m., s. 449.
[6] . Besim
Atalay, “Divânü Lügâti’t-Türk Tercümesi”,
C. I, Ankara 1998, s. XIX-XXI.
[7] . Mustafa
S. Kaçalin, a.g.m., 449.
[8] . Hüseyin
Muhammedzâde Sıddîk, “Dîvânü Lügâti’t-Türk
Terceme-i Fârsî”, Tebriz 1384/2004, s. 19.
[9] . H. M.
Sıddîk, 1324/1945 yılında Tebriz’in Serhâb
mahallesinde mütedeyyin ve âlim bir ailenin
çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Mahmûd
Bey’dir. İlk öğrenimini Tebriz’de tamamladıktan
sonra orta öğrenim yıllarında Tebriz’de devrin
meşhur âlimlerinden Merhum Vekâyî Meşkûk-ı
Tebrizî, Mirzâ Gulâm Hüseyin ve Mirzâ Umrân gibi
şahsiyetlerden Kur’ân, fıkıh ve İslâm felsefesi
gibi dersler okumuştur.
Orta tahsilini de Tebriz’de
tamamlayan Sıddîk 1342/1963 yılında liseyi
bitirerek Tebriz çevresinde köy öğretmenliğine
başlamıştır. İran’a bağlı Güney Azerbaycan’ın
buhranlı geçen bu yıllarlında Sıddîk, Pehlevî
rejiminin Fars ırkçılığına dayanan
politikalarına karşı ana dili olan Türkçe’yi ve
Türk kültürünü müdafaa etmiştir. Araştırmacı bu
dönemde bölgeye ait birçok folklorik derleme
yapma imkanı bulmuştur. Ancak rejimin baskıları
nedeniyle birçok kez göz altına alınmış ve
çalışmaları yarım kalmıştır.
1344/1965
yılında Tebriz Üniversitesi Fars Dili ve
Edebiyatı bölümüne kaydolan Sıddîk, Hûşe, Umîd-i
Îrân, Armağan ve Râhnümâ gibi dergilerde
Azerbaycan dil ve folklorunu tanıtan makaleler
yazmıştır. 1347/1968 yılında, Tebriz’de “Hüner
ve İctimâ” adlı Türkçe-Farsça haftalık bir dergi
neşreder. Ancak dergi Pehlevî rejimince
kapatılarak Sıddîk altı ay göz altında tutulur.
1968 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü hazırlık
öğrenciliğine kabul edilirse de, rejim
tarafından kendisine ülke dışına çıkma izni
verilmez. H. M. Sıddîk, 1972-1978 yılları
arasında yayın faaliyetlerine devam eder. Bu
dönemdeki çalışmaları Azerbaycan edebiyat ve
folklorunu Farsça tanıtan çalışmalardır. Yine bu
yıllarda Tahran Üniversitesi Fars edebiyatı
bölümünde yüksek lisansını tamamlar.
İran İslam Devrimi’nden sonra,
Tebriz’e dönerek “Azaldık ve Yoldaş” dergilerini
çıkarır. Bir müddet sonra bu dergilerin de
kapatılmasıyla tekrar kitap çalışmalarına
başlar. 1981 yılında 7. Azerbaycan Yazarlar
Kongresi’ne davet edilir ve Bakü’ye gider.
Birkaç ay sonra İstanbul’a gelerek Eski Türk
Dili alanında doktoraya başlamıştır. Aynı yıl
Erzurum Üniversitesi tarafından Azerbaycan
Edebiyatı üzerine araştırmalar yapmak için davet
edilmiştir. Sıddîk, 1983 yılında doktora tezini
tamamlayarak İran’a döner.
İran’da akademik çalışmalarına
devam eden Sıddîk, Firdevsî’nin Yusuf ile
Züleyhâ’sını, Mevlânâ’nın Türkçe şiirlerini, ilk
Türkçe Yusuf ve Züleyhâ mesnevisi olan Hâce Ali
Harzemî’nin mesnevisini ve Sâib’in bazı
şiirlerinin şerhlerini yayınlamıştır. Halen
İran’da pek çok üniversitede Türk Dili ve
Edebiyatı ile Eski Farsça dersleri okutan
Sıddîk, 62 adet telif ve tercüme eserin
sahibidir (Hüseyin Muhammedzâde Sıddîk’in hayatı
ve çalışmaları hakkında geniş bilgi için
bakınız: Emîr Çehregüşâ, “İlKaygısı”,
Tahran 1383/2003; Mühendis Mahmûd Rızâ Kerîmî,
“İlimizin Acıyan Yarası”, Tahran
1381/2001; Mühendis Leylâ Haydarî; “Fercâm-ı
Tarh-ı Bunyâd-ı Azerbaycan-Şinâsî”, Tahran
1381/2001; Mühendis Ümîd Niyâyiş, “Doktor
Sıddîk ve Hüviyet-i Azerbaycan”, Tahran
1381/2001).
[10] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 63.
[11] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 62.
[12] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 62.
[13] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 63.
[14] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 64.
[15] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 64-65.
[16] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 65.
[17] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 66.
[18] Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 18 ve 23.
[19] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 19 ve 21.
[20] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 19.
[21] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 45.
[22] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 54-55.
[23] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 67. Bizim bu asgarî
şartlardan yalnızca ikisine sahip olmakla bir
değerlendirme yazısı kaleme almamız elbette
biraz cahil cesaretidir (İ. B.).
[24] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 35.
[25] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 33.
[26] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 34.
[27] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 37.
[28] . Osman
Fikri Sertkaya, “Son Bulunan Belgeler Işığında
Kâşgarlı Mahmûd Hakkında Yeni Bilgiler”,
Dîvânü Lügâti’t-Türk Bilgi Şöleni, Ankara
1999, s. 130.
[29] . Besim
Atalay, a.g.e., s. XIII.
[30] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 25.
[31]. Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 47.
[32] . Söz
konusu lügatler hakkında geniş bilgi için
bakınız: Yusuf Öz, “Tarih Boyunca
Farsça-Türkçe Sözlükler”, Yayınlanmamış
Doktora Tezi, AÜSBE, Ankara 1996.
[33] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 47-48.
[34] . Nihad
Sâmi Banarlı, “Resimli Türk Edebiyâtı Tarihi”,
C. I, İstanbul 1987, s. 253.
[35] . Ahmet
Bican Ercilasun, a.g.m., s. 778.
[36] . Eğer
şâhın babası şâh olsaydı, başıma tâc koyardı.
Annesi de şâh karısı olsaydı, dizlerime kadar
beni altın ve gümüşe batırırdı.
[37] . Deve
sütü içip sürüngen yemekle Arap’ın talihi öyle
bir yere ulaştı ki o şimdi saltanat sahibi olmak
istiyor. Tüküreyim sana dönek felek tüküreyim
sana!
[38] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 61.
[39] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 17.
[40] . Ahmet
Bican Ercilasun, a.g.m., s. 775.
[41] . Besim
Atalay, a.g.e., C. II, s. 364.
[42] . Ahmet
Caferoğlu, “Türk Dil Tarihi”, C. II,
İstanbul 1974, s. 21.
[43] . Nihad
Sâmi Banarlı, a.g.e., C. I, s. 253.
[44] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 66.
[45] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 22.
[46] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 29.
[47] . Besim
Atalay, a.g.e., C. I, s. XXXVI.
[48] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 62-63.
[49] . H. M.
Sıddîk’in ana dili Azerî Türkçesi’dir. O, bunu
hiçbir yerde gizlemez ve bundan gurur duyar.
Zaten eserlerinin bir kısmı da, Arap harfli
Azerî Türkçesi metinlerinden ibarettir. Ana dili
ve öz kültürüyle gurur duyan Sıddîk şöyle der:
“İnsanlık kültürünün gelişmesinde parlak bir
yeri olan biz Türkler, dünya ülkelerinin bir
çoğuna etki etmiş makul hayat tarzı tebliği,
gayreti ve maneviyatına sahibiz. Bunun yanında
geniş bir mitoloji varlığına da sahip olup…”.
Bakınız: Hüseyin M. Sıddîk, a.g.e., s.
56.
[50] . Hüseyin
M. Sıddîk, a.g.e., s. 19 ve 22.
|